Bir süredir kendime bir personal curriculum (kişisel müfredat?) hazırlıyorum. Okul bittikten sonra iş hayatım dışında sistemli bir şekilde bir şeyler öğrenmek biraz tesadüfi bir hale geldi. O yüzden her ay kendime bir konu seçip, okuyarak, izleyerek, dinleyerek ve yazarak o konuyu biraz daha sistemli bir biçimde anlamaya çalışıyorum.
Bu ayın konusu nöroplastisite. Hâlâ ayın başında sayılırız, ama öğrendiklerimi ve düşüncelerimi paylaşmak için heyecanlıyım. En basit tanımıyla nöroplastisite, beynin deneyim, öğrenme ve değişen koşullara yanıt olarak kendini yeniden düzenleyebilme yeteneğine deniyor. Bir şeyi tekrar tekrar yaptığımızda o işle ilişkili sinir ağlarımızdaki bazı bağlantılar güçlenebiliyor, uzun süre kullanılmayan bazı bağlantılar ise zamanla zayıflayabiliyor. Veya mesela bir hasar durumunda beyin, bazı işlevleri farklı ağları devreye sokarak kısmen telafi edebiliyor.
Beynin değişebildiği, dönüşebildiği ve gelişebildiği zaten biliniyor. Yeni bir dil öğrenmenin, bir enstrüman çalmanın ya da bir hareketi tekrar etmenin beyinde iz bıraktığı da. Fakat nöroplastisiteyle ilgili bence en ilginç olan şey, beynin bazı durumlarda bir işlevi yerine getirmenin yolunu yeniden kurabilmesi. Alıştığı rota kullanılamaz hale geldiğinde başka bir yol bulabilmesi.
Belki de burada nöroplastisiteyi kişisel gelişim dünyasının elinden biraz geri almak gerekiyor. Çünkü “beynin değişebilir” cümlesi çok kolay biçimde “o halde istediğin kişiye dönüşebilirsin”e evriliyor. Eileen Gu da yakın zamanda verdiği bir röportajda nöroplastisite sayesinde nasıl düşündüğümüzü ve dolayısıyla kendimizi değiştirebileceğimizi, hatta “tam olarak olmak istediğimiz kişiye” dönüşebileceğimizi anlattı.
Bilim aslında bundan daha ölçülü bir şey söylüyor. Beyin değişebiliyor, evet, ama sınırsız değil. Yaş, genetik, çevre, tekrarın niteliği, içinde bulunduğumuz koşullar ve elbette biyolojik sınırlar neyin ne kadar değişebileceğini belirliyor. Nöroplastisite bazen sihirli bir dönüşüm gücüymüş gibi anlatılıyor. Oysa aslında beynin yaşadığımız deneyimlere (bazen gerçekten büyüleyici biçimlerde) adapte olma kapasitesinden söz ediyoruz.
Bu ayrım bana önemli geliyor, çünkü nöroplastisite yalnızca “iyi” yönde çalışmıyor. Beyin yeni bir beceriye, yeni bir dile ya da yeni bir hareket biçimine adapte olabildiği gibi korkuya, kaçınmaya, bazı bağımlılık döngülerine ya da uzun süre tekrar edilen düşünce biçimlerine de uyum sağlayabiliyor. Başka bir deyişle, nöroplastisite bizim tarafımızda çalışan bir sistem değil. Taraf tutmuyor. İçinde bulunduğu koşullara uyum sağlıyor.
Bu konuyu böyle düşününce aklıma şu geliyor: Beyin bu kadar değişebilirken, biz (çoğu zaman) kendimizi neden bu kadar değişmez kabul ediyoruz?
Kendimizi tarif ederken kullandığımız cümlelerin ne kadar kesin olduğuna dikkat edelim: “Ben sabırsızım.” “Disiplinli değilim.” “Ben matematik insanı değilim.” “İsim hafızam çok kötü.” Bazıları elbette kişiliğimizin, mizacımızın, deneyimlerimizin oldukça yerleşik parçaları olabilir. Nöroplastisiteyi bunların hepsini açıklayan bir anahtar haline getirmek, meseleyi bilimin söylediğinden daha ileri götürmek olur sanırım. Ama beynin tekrar edilen deneyime göre değişebildiğini biliyorsak, bu cümlelerdeki kesinliğin bir kısmını sorgulamak da çok anlamsız görünmüyor.
Anne-Laure Le Cunff buna self-consistency fallacy diyor: Geçmişte belirli bir şekilde davranmış olduğumuz için, gelecekte de aynı şekilde davranmamız gerektiği yanılgısı. “Ben hiçbir zaman yaratıcı biri olmadım” dediğimizde, geçmişi gelecekteki kapasitemizin kanıtı haline getiriyoruz. Oysa belki daha doğru bir yaklaşım var: “Şimdiye kadar bunu pek yapmadım.”
Aradaki fark büyük.
Geçen pazar doğum günümdü. Büyümenin garip yanlarından biri bu heralde: Çocukken kim olduğumuz hakkında henüz o kadar kesin konuşmuyoruz; çünkü elimizde yeterince veri yok. Yetişkin olduğumuzda ise tam tersi oluyor. Kendimiz hakkında o kadar fazla veri toplamış oluyoruz ki onu (doğal olarak) bir kimliğe dönüştürüyoruz. Neyi severim, neyden hoşlanmam, neyi yapabilirim, neyi yapamam, ne tür insanlarla anlaşırım, ne tür bir hayat bana göre değil. Bunların bir kısmı hakiki bir kendini tanıma, ama bir kısmı da geçmişin gereğinden fazla ağırlık kazanması olabilir.
Bir noktadan sonra kendimiz hakkında bildiklerimiz, henüz denemediğimiz ihtimallerden daha güçlü hale geliyor. Kendimizi başka türlü hayal edebilme esnekliğini kaybetmiş olabilir miyiz mesela?
Bu hafta öğrendiklerime göre, beyin aslında kendimize anlattığımız hikâyelerle değil, tekrar tekrar ne yaptığımızla ilgileniyor. Mesela, “Ben müzisyen değilim” dememizin sinir sistemimiz açısından pek bir anlamı yok; her gün piyano başına oturup oturmadığımızın daha çok var.
Personal curriculum oluştururken amacım aslında basitti: İlgilendiğim konular hakkında sistemli olarak daha fazla bilgi edinmek. Ama nöroplastisiteyi okudukça öğrenmenin yalnızca zihne yeni bilgiler eklemek olmadığını anlamaya başladım. Bir şeyi öğrenip tekrar ettikçe, yalnızca o konuda ilerlemiyoruz; beynin o işi yapma biçimi de zamanla değişebiliyor. Yani başka bir yol bulunabiliyor.
Belki kendimiz hakkında da en azından bu ihtimali açık tutmak gerekiyor.
Nevra




