İçimde bir dinginlik var.
2025 çok mutlu bir yıl mıydı? Hayır.
Güzellikler yaşadım elbette; ama ben bu yıl bu hayattaki en yakın arkadaşlarımdan birini ansızın kaybettim.
Buz gibi bir pazar günü telefon çaldı. Bir an herkes gibi şaka zannettim; ama tanıyan herkes bilir, benim arkadaşım kötü şaka yapmaz.
Bu kadar içten, hâlâ en çocuksu duygularla çok sevdiğin, çok da düşkün olduğun bir arkadaşını yitirmek (hayatının en güzel yıllarındayken hem de) hangi kelimelerle anlatılır, bilmiyorum. Hâlâ rüya gibi geliyor.
“Çocukluk insanın anavatanıdır” der Doğan Cüceloğlu. Büyüdükten sonra bile en çocuksu ve en “olduğun gibi” hâlinle sürdürdüğün 25 senelik bir arkadaşlığı böyle ansızın yitirince, insan bir dönemine, bir hâline veda ediyor.
Bir çağ kapanıyor. İnsanın içindeki masumiyet inciniyor.
Anladım ki kurduğumuz her bağ, bir hâlimizi taşıyor. Böyle bir kayıpta da insan en çocuksu hâlinden yara alıyor. Onunla birlikte büyüdüğün, kahkahalarla güldüğün, koştuğun, düştüğün, koruduğun, kollandığın, bir kere bile küsmediğin ve en saf hâlini yaşayabildiğin yerlerle aranda bir anda bir uçurum oluşuyor.
Onunla birlikte ondaki sen de yavaşça çekiliyor hayattan. Anılar seninle kalıyor elbette; ama insanın o anılarla köprü kuracak bir ele ihtiyacı varmış, anlıyor.
İçimde bir dinginlik var, evet. Böyle içten sevdiğin bir arkadaşını kaybedince, acının ilk ağırlığı zamanla başka bir hâle bürünüyor. Buradakinden bambaşka bir gerçeğe dair inancın artıyor.
İçimde bir boşluk da var. Ama o boşluk artık onun ışığını taşıyor.
Şimdi bu yazdıklarımı, bir şey okumaya çalışırken her defasında yaptığı gibi, ekranı gözlerinin en yakın noktasına getirerek okusa; sadece gerçekten iyi kalpli insanlarda rastlayabileceğiniz, tüm dünyayı aydınlatan o içten ifadesiyle yüzüme bakıp gülümserdi sanırım.
Benim canım arkadaşım, ruhumda bıraktığın çocukluk mevsimi hep bâki.



