
“Cehennem başkalarıdır” der Sartre.
Bunu derken hayatı başkalarına göre şekillendirmeyi eleştirir.
“Ben kimim?” sorusu zamanla “Beni nasıl görüyorlar?”a dönüşür. Sartre’a göre insanın kendisine, başkalarının gözünden bakması cehennemdir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazılmış bu cümle, belki de biz üçüncüsüne yaklaşırken, hâlâ geçerliliğini koruyor. İnsanlar nasıl bir izlenim bıraktıkları üzerinden bir benlik, bir hayat ve hatta bir gelecek kuruyor.
Bir süredir aklımda bir soru var: Zihnimdeki en yüksek ses bana mı ait?
Cehennem gerçekten başkalarıysa, bu soruya “evet” diye cevap vermem gerekirdi; ama dürüst cevabım, “Hangi konuda?”
Hayatını, şartları da gözeterek, çoğu zaman istediği doğrultuda yönlendirebilen biri olarak, bazı konularda (hatta bazı çok temel konularda) zihnimde başka sesler de var. 2026 kararlarımdan biri o sesleri kısmak. Çünkü zihin bizi kandırmaya, o sesler de içselleşmeye çok müsait.
Birkaç ay önce benlik sürekliliği, yani insanın geçmiş, şimdi ve gelecekteki hâlleri arasında bağ kurabilme kapasitesi üzerine bir yazı yazmıştım. Geçmişini dışlamadan kabul etmek, bugünü yaşarken gelecekteki seni de göz önünde bulundurmak, geçmişe ve geleceğe yabancılaşmamak hakkında.
Herkes gelecekteki benliğiyle aynı yakınlığı kuramaz; bazı insanlar bu bağı güçlü hissederken, bazıları için gelecek ve gelecekte oldukları kişi neredeyse yabancıdır.
Bu noktada “Zihnimdeki en yüksek ses bana mı ait?” derken aslında şunu da soruyorum: Bu seslerin gelecekle de ilgili olduğunun farkında mıyım? Çünkü başkalarının sesleriyle şekillenen bir zihin, yalnızca bugünü değil, geçmişi nasıl yorumladığımızı ve daha önemlisi yarını belirliyor.
Peki, Sartre’ın dediği gibi eğer cehennem başkalarıysa, cennet ben miyim? Yani cennet kendi sesimi duyduğum bir zihin ve başkaları tarafından nasıl göründüğünü düşünmeden aldığım kararlar ve bu doğrultuda yaşadığım bir hayat mı?


