Yazmayı özlemişim. Hayatım boyunca kalemimi değiştiren (çok nazik olmam gerekmiyorsa, körelten) işlerde çalışmış olsam da, saati (ve aradan kaç yıl geçtiğini) hiç düşünmeden yazmaya başlamak bana iyi geldi.
Tüm olasılıkları göz önünde bulunduracak olursak, belirtmeme gerek var mı, belirtsem de bir işe yarar mı bilmiyorum ama burada yazılanlar benim kişisel görüşlerim. Katılmayabilirsiniz. Katılmayın zaten. Kurt Vonnegut’un söylediği(ni düşündüğüm ve birkaç ay önce yanıldığımı öğrendiğim) gibi: her konuda anlaşarak hiçbir yere varamayız.
Neyse, konumuza gelelim. Ama bir konumuz yok. Yani bundan sonrası genel olarak Freudyen bir serbest çağrışım. Dediğim gibi, yolda tanışırız.
Marcel Proust’a göre kendi doğamızı açığa çıkarabilmek için kendimize sormamız gereken 35 soru var (Proust Anketi-maalesef hyperlink insanı değilim). Soruların ortaya çıktığı 1924’ten bu yana, (bence) dünyaya değer katan pek çok kişi bu anketi yanıtlamış. Ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde, en etkileyici yanıtların bazıları Joan Didion’dan gelmiş.
Didion, büyük trajedilerle sınanmış, ama bu trajedileri muhteşem bir ağırbaşlılık ve incelikle karşılamış bir yazar. Didion’un bu vakur duruşu, yaşamının en kırılgan anlarını aktarırken bile hep hissedilir. Konumuz bu değil ama. Olmasın da.
Yıl 2003. Didion, Proust’un meşhur “What is your most marked characteristic?” (En belirgin kişilik özelliğiniz nedir?) sorusuna “A certain remoteness. I tune out a lot.” diye cevap vermiş.

İlk cümleyi “Bir tür mesafe/uzaklık” olarak çevirebilirim ama ikinci cümleden emin değilim. Yani ben ikinci cümleden çok eminim ve Didion’la çoğu zaman olduğu gibi bu konuda da hemfikirim, ama Türkçeye nasıl çevireceğimden çok emin değilim. Klasik bir çeviriden uzaklaşarak, sanırım “dünyayı dışarıda bırakmak” diyebilirim.
Daimî dışarıdakiler
Amerikalı psikiyatr Dr. Rami Kaminski birkaç ay önce literatüre yeni bir kişilik tipi kazandırdı. İntrovert (içe dönük de deniyor, ama bence tam karşılığı bu değil) ve ekstrovertten (dışa dönük de deniyor, ama bence tam karşılığı bu değil) sonra: Otrovert. Dr. Kaminski otrovertleri “kendini yabancı hissedenler, daimî dışarıdakiler” olarak tanımlıyor. Biraz inceleyince bazı özellikleri kendime yakın bulur gibi oldum.
Ama bir şey aklıma takıldı. Kendimi yıllarca “dünyayı dışarıda bırakan biri” olarak değerlendirirken, (I couldn’t help but wonder), aslında dışarıda olan ben miymişim? Haddimden biraz uzaklaşarak, yeni bir “overdiagnosis” (“aşırı tanı” anlamına gelen o garip tıbbi terim) ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. En nasıl geçtiğini anlamadığım yıl olan 2025 yılında, etrafınızda hayatı korunaklı bir mesafeyle yaşamayan kaç kişi var? Bu gürültüde var olmanın başka bir yolu mu var?
Yine bir self-overdiagnosis fırtınası
Geçenlerde psikoloğumla (psikoloğumdan “terapistim” diye bahsetmediğim için çok mutluyum), kendini gerçekleştirmekle ilgili bir şeyler konuştuk. Çoğu insan bu kargaşada sadece var olmaya çalışırken, kendimi gerçekleştirmekten konuşabildiğim için şanslıyım. Bunun yegâne yolu benim için dünyayı dışarıda bırakmak.
Cringe cümlelerle başladığım bu yazının (yolda tanışırız filan) Proust ve Didion’la devam edip, Kaminski’yle noktalanacağını ben de tahmin etmiyordum (arada SATC’ye verdiğim selamı fark edenlere sevgiler). Ama yıllarını dünyayı dışarıda bıraktığını sanarak geçirmiş biri olarak, yeni bir (over)diagnosisimin olmasından memnunum. Zaten Proust’a ve anketine biraz kafa yoran bir insanın “self-overdiagnosed” olmaması imkânsız.
Umarım tedavisi yoktur.



