Bu haftadan itibaren Dear Future,’ın içinde yeni bir bölüm var: Uncurated.
Üzerinde uzun uzun düşünmediğim konuları, kitapları ve diğer her şeyi, konuşur gibi, bir kompozisyon olmadan yazmak istiyorum. Öbür türlüsü çoğu zaman “paralysis by analysis” oluyor çünkü.
“Pencereyi aç”
Bundan iki hafta önce, artık hemen hemen her günümü geçirdiğim Beyoğlu’nda her zamanki işlerle meşgulken, çok sevdiğim biri aradı, pencereyi açmamı söyledi.
140 yıllık binanın penceresini dikkatle açtım. Aşağıda, gülümseyerek bana bakıyor. Mutlulukla telefonu kapattım. Pencereden konuşmaya başladık. En son ne zaman pencereden birine seslendiğimi hatırlamıyorum. Belki çocukken, muhtemelen dedeme. Nasıl iyi geldi. Sanırım bu anı hiç unutmam.
Böyle anlar için yaşamak güzel.
Hayatı biraz romantize etmek gerekiyor. Duygusallığın zayıflık olarak benimsendiği bir görüşe rağmen onu muhafaza etmek, birilerine kırılganlığını göstermek, daha yavaş yürümek, sokağı izlemek, gökyüzünü izlemek, pencereden seslenmek, merak edinmek, sebep beklemeden aramak, tek başına kalmak, not tutmak, okumak, seni yakalamayan kitapları yarıda bırakmak, seni yakalamayan konulardan müsade istemek, fotoğraf çekmek, çerçeveletmek, albüm yapmak, konulara iyi yönünden de bakmak, odaklanmak, kendinle meşgul olmak; kendine, hayatına emek vermek.

Neredeyse her şeyden pişman biri
New York’tan bahsetmek beni daima zorluyor, çünkü doğru kelimeleri çoğu zaman bulamıyorum. En yalın haliyle, “bende emeği çok” diyebilirim. Tam da bu yüzden, okumakta geciktiğim için kendi kendime bir mahcubiyet hissettiğim I Regret Almost Everything’i sonunda bitirdim.
Kitabın yazarı Keith McNally, New York’un en ünlü restorantörü (Türkçede sanırım böyle bir kelime yok ve McNally kendisine restorantör denmesinden nefret ediyor). Downtown New York’u birinin “icat ettiğini” söylemek belki biraz iddialı ama McNally için bu ifade neredeyse yerleşik bir tanım: “The man who invented downtown”. The Odeon, Balthazar, Pastis, Lucky Strike, Pravda, Minetta Tavern, Schiller’s… McNally’nin yarattığı, New York’la özdeşleşen restoranlardan aklıma ilk gelenler.
McNally İngiliz mizahının bana en hitap eden frekansında. Kitapta New York restoran dünyasını entrikalarla dolu Shakespearevari bir saray gibi resmediyor. Bunun yanında kendi New York’unu, evliliklerini, boşanmalarını, eş olmayı, eski eş olmayı, babalığı, beş çocuğuyla ilişkisini, iflaslarını, bunalımlarını, geçirdiği felci ve intihar girişimini büyük bir gerçeklikle ve biraz da dalga geçerek anlatıyor. Bazı anılarını utanç verici bulsa da dayanağı George Orwell: “Otobiyografi ancak utanç verici bir şeyler anlatılıyorsa inandırıcıdır”. Yani bu kitap asla bir “nasıl başardım” hikâyesi değil. Tam aksine, bugün bile birilerinin kendisine “Keith McNally, sen bir sahtekârsın. Seni ilk uçakla İngiltere’ye geri gönderiyoruz” demesinden korkuyor. Baya baya imposter sendromu, hem de 74 yaşında.
Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, McNally neredeyse her şeyden pişman gibi; ama kitapta hayattan çıkardığı derslerden filan bahsetmiyor. Yine olsa yine yapar gibi; yine pişman olur gibi. Biraz da huysuz biri. Söylenmeyi seviyor. Kötü ışıklandırmadan, menüleri Fransızca olan restoranlardan, hamburger servis etmeyen mekânlardan, sonu gelmeyen şarap listelerinden, Patti Smith’ten, çocukerkil ailelerden ve çocuklarıyla fazla gurur duyan ebeveynlerden pek hoşlanmıyor.

Sıkılmayı öğrenmek
Keith McNally, kitabının sonlarına doğru sıkılmanın hayatın değişmeyen bir parçası olduğunu ve sıkılmayla çocuklukta başa çıkmanın öneminden bahsediyor. Ona göre çocuklar sıkılmalı, sürekli meşgul edilmemeli ve o sıkıntıyla ne yapacaklarını kendi kendilerine öğrenmeli. Çünkü yaratıcılık ve tek başına kalabilme becerisi bu şekilde gelişiyor: “Learning to deal with boredom is education.”
UPenn’de “Existential Despair” dersi veren (bu başlı başına bir başlık olabilir) Justin McDaniel da öğrencilerine sıkılmayı öğretmeye çalışıyor. Sınıf haftada bir gün toplanıyor ve saatlerce sadece kitap okuyor. Ders yok, not yok, test yok. Telefonlar kapalı, dikkat dağıtan hiçbir şey yok. Sıkılmak serbest, aynı paragrafı tekrar tekrar okumak da.
Ben kitap okumanın sıkılmakla bağdaşmadığı bir dönemden geliyorum, ama McDaniel’a göre en başarılı öğrencileri bile (çoğu Wharton öğrencisi) en son ne zaman kitap okuduğunu hatırlamıyor. Çünkü bildirimlerle yaşıyorlar, kitap okurken sıkılıyorlar ve sıkılmaya tahammülleri yok. O da, kitaplar aracılığıyla, doğal ortamı internet olan bir kuşağa sıkılmayı öğretmeye çalışıyor.
Yalnız kalma becerisi
McDaniel’a göre öğrencilerin aslında okumakla ilgili bir sorunu yok, sorun sıkılmak, yavaşlamak ve kendileriyle baş başa kalmak. Ama aslında bugünü değil, 30 yıl sonrasını düşünüyor. Sıkılma, yalnız kalabilme ve yavaşlama becerilerinin en çok o yıllarda gerekeceğini söylüyor. Çünkü hayat o yaşlarda değişiyor; yalnızlık geçici bir hâl olmaktan çıkıp hayatın gerçeği hâline gelebiliyor. Gen Z ve Gen Alpha’nın orta ve ileri yaşlarıyla ilgili başka endişeler de var ama bu yazı burada bitiyor.





