
Geçen hafta benlik sürekliliği üzerine yazdığım yazının ardından yakın bir arkadaşımla uzun uzun konuştuk. Geçmişini dışlamadan kabul etmek, bugünü yaşarken gelecekteki seni de göz önünde bulundurmak, geçmişe ve geleceğe karşı yabancı hissetmemek ve bu doğrultuda daha planlı bir gelecek kurgulamak; düşündüğümden de önemli bir meseleymiş.
Konu konuyu açtı, merak ettim, “seni gerçekten tanıyan biri var mı?” diye sordum. Ama gerçekten. Hayatını yazabilecek kadar. Hayatının şahidi var mı? Veya kaç kişi bir araya gelse hakkıyla yazabilir hayatını? Bebekliğini, çocukluğunu, ilk aşkını? Doğduğun evi, çocukluk hayalini, ilk arkadaşını, ilk başarını, ilk kavganı… Gençliğini, yaşlılığını?
Hayatını bölümler halinde anlatabilecek insanlar vardır belki; ama bütününe hâkim olan var mı? Peki birinin hayatın hakkında çok şey bilmesi, seni gerçekten tanıdığı anlamına gelir mi?
Bilmiyorum. Ve zaten bu güneşli kasım gününde, Portekizlilerin saudade dediği o duyguyla bu soruların muhatabı olmak istemiyorum, o yüzden devam edelim.
“Ben seni daha iyi tanıyorum”
İnsanlar genelde başkaları hakkında, başkalarının onlar hakkında bildiğinden daha fazla şey bildiğini düşünür. Psikolojide buna illusion of asymmetric insight (asimetrik içgörü yanılgısı?) deniyor. Bunun nedeni, insanların kendi spontane tepkilerini önemsiz ve çok şey anlatmayan davranışlar olarak görmelerine karşın, başkalarının benzer tepkilerine çok daha fazla anlam yüklemeleri. “Benim davranışlarım rastlantısal, ama seninkiler seninle ilgili çok şey anlatıyor” gibi bir düşünce hâkim.
Psikoloji buna naif gerçekçilik de diyor: İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil, kendi deneyimlerinin süzgecinden görüyor. Yani herkes birbirini yalnızca kendi hikâyesinin içinden anlamlandırıyor veya (çoğunlukla) çok yanlış anlıyor.
Pek çok eserinde bir benlik şahidi arayışında olan Marcel Proust’a göre gerçek yaşam, tanık olduğumuz hayat değil, hatırlandığımız hayattır.
Peki nasıl hatırlanıyoruz? Kim bilir. Hiç karşılık görmediğimizi düşündüğümüz hikâyelerde, adımıza bir Masumiyet Müzesi kurulmuş bile olabilir. Çünkü insanın kendi hikâyesine (eşyalardan da olsa) tanık yaratması bazen bu denli mühim bir meseledir.
Başa dönecek olursak, bizi gerçekten tanıyan biri var mı, hayatımızı hakkıyla yazabilir mi, yazabilmesi bizi gerçekten tanıdığı anlamına gelir mi, bilmiyorum. Ama çok önemli değil. Çünkü sanırım asıl hikâye kendimizce anlamlı bir hayat yaratabilmek. Birilerinin hayatına iyi bir şekilde dokunabilmek, bir yerlerde güzel bir iz bıraktığımızı umabilmek.
Gerisi, kimsenin tam olarak bilmediği o yer: nasıl hatırlandığımız.


