Amerikalı psikolog (ve filozof) William James, insan deneyimini “zamana iki yönden bakabilen bir yerde durmak” sözleriyle tarif eder. 19. yüzyıl New York’unda bu belki böyleydi; ama artık andayız; çünkü dünyaya bir kere geliyoruz (umarım öyledir). Bir sosyal medya performansı haline gelen carpe diem (anı yaşa) de artık çoğu zaman “anda ne yaşıyorum, izleyin” demek. Ama bilim başka bir şey söylüyor.
Baş ucumdaki not defterine bakarsak, geçen haftanın (yazmadığım) yazısı “self-continuity” üzerineydi. Self-continuity, yani benlik sürekliliği, insanın geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki hâlleri arasında bağ kurabilme kapasitesi. Kendini sadece şimdi değil, ömür boyu “ben” hissedebilmek, geçmişini dışlamadan kabul etmek, bugünü yaşarken gelecekteki seni de göz önünde bulundurmak, geçmişe ve geleceğe yabancılaşmamak. Kendin olmayı ömrüne yaymak.
Yalan yok, kolay değil.
Hayatını insanların daha iyi kararlar almasına adamış gibi duran Amerikalı psikolog Hal Hershfield şöyle anlatıyor: “Bazı insanlar gelecekteki benlikleriyle büyük bir örtüşme hisseder; bazılarıysa o kişiyi neredeyse bir yabancı gibi görür.” Yani bugünün hesabı, bazen gelecekteki o yabancıya kesilir.
Dear Future(,)
Peki, gelecekteki benle güçlü bir bağ kurarsam, geleceği istediğim doğrultuda şekillendirebilir miyim? Belki. Burada devreye, çağın en esnek kavramı olan kuantum giriyor sanırım. Hem bilimsel makalelerde hem de kristal taş satılan Instagram hesaplarında aynı rahatlıkla bahsedilen kuantum fiziğinin “her olasılığın aynı anda var olduğu” yorumu, benlik sürekliliğine de dokunuyor biraz. Yani geleceği planlamak değil, hangi versiyonumuza bürüneceğimize karar vermek, o versiyonla tanışmak, bağ kurmak. Duyduğuma göre, geleceğe mektup yazan bile var.
Bilim insanları ve filozoflar yüzyıllardır aynı sorunun etrafında dönüyor: Gerçekten özgür irademiz var mı, yoksa her şey baştan belli mi? Kimine göre cevap açık. Elbette özgür irademiz var ve seçenekler sonsuz; mesela bu satırları okumayı da sen seçtin (teşekkürler). Diğerleriyse aynı fikirde değil. Onlara göre evrendeki her durum, ondan bir önceki olayın zorunlu sonucu; fizik yasaları böyle çalışıyor ve insan zihni bu zincirin dışında değil.
Bugün mü, yarın mı?
Benlik sürekliliği aslında bu iki uçla da temas ediyor. Gelecekteki beni bilerek (ve olmak istediğim hâle bürünerek) yaşamak, istediğim geleceği şekillendirmemin önünü açıyor (özgür irade ve sonsuz seçenekler). Ama bir yandan da geleceğim, (çoğu zaman fazla düşünmeden) şimdi aldığım kararlarla şekilleniyor. Demek ki gelecekte, bugünün fazla düşünmeden verilmiş kararlarının sonuçlarını yaşayacağım.
Yani gelecekteki beni ne kadar özümser ve hissedersem, bugün aldığım kararlar daha özenli oluyor. Daha az erteliyorum, daha az kaçıyorum, daha çok yön duygusu taşıyorum. Ama gelecekteki ben bana yabancı geldikçe, “onun iyiliğini” ertelemek kolaylaşıyor. “Temporal discounting” ile de ilişkilendirebiliriz; büyük ama daha geç gelen bir kazanç yerine, daha küçük ama hemen elde edilen bir kazancı tercih etmek gibi.
Geleceğe küçük bir ihanet
Bazılarımız için “gelecekteki biz” hâlâ kendimiziz, bazılarımız içinse o kişi neredeyse tamamen yabancı. Nörobilim de bunu doğruluyor aslında: Beyin, “şimdiki ben” ve “gelecekteki ben”i düşünürken farklı bölgelerini aktive ediyor. Gelecekteki beni düşündüğümde beynim, sanki bir başkasını değerlendiriyormuş gibi davranıyor. Yani zihin, on yıl sonrasını kısmen “öteki” gibi kodlayabiliyor. İkilem de burada: Gelecekteki hâlimiz bize öteki gibi geldikçe, onun adına sabretmek, biriktirmek, vazgeç(me)mek sıradanlaşıyor. Böyle böyle, anı yaşamak, anın bedelini ödemeye, hatta anın pahalıya patlamasına dönüşüyor.
Bir mevcudiyet sanrısı mı emin değilim; ama bir gün bize teşekkür edecek hâlimizde yaşamak güzel.



